Türkiye'de Denizcilik ve Deniz Kültürü

Türkiye'de Denizcilik ve Deniz Kültürü

TÜRKİYE’DE DENİZCİLİK VE DENİZ KÜLTÜRÜ


Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili ve 8333 km uzunluğundaki sahil şeridine sahip olmasına rağmen toplumumuz maalesef çok da denizci sayılmaz, tarihi sebeplerine girmeyeceğim fakat denizcilik geleneği ve kültüründen yoksun bir millet olduğumuz aşikar.

Yüzyılın başlarında denizi spor ve eğlence amaçlı kullanma, yelken yapma gibi aktiviteler azınlıklara mahsustu. Türklerin dini ve kültürel sebeplerle bu alana pek fazla ilgisi yoktu. Türkiye’deki ilk yelken kulüpleri İstanbul’da yaşayan varlıklı İngiliz aileleri tarafından kurulmuştu. Ardından 1900’lerin başlarında Rumların girişimiyle açılan Prinkipo Yat Kulübü, Agia Stefanos Yelken Kulübü, Khalkedon Racing Club gibi kulüpler deniz ve yelkene ilgi duyulmaya başlanmasına ön ayak oldu. Mustafa Kemal Atatürk’ün Ertuğrul yatı ile Moda sahilinde yaptığı gezintide bu kulüpleri görüp Türklerin de bu alanda var olması gerektiğini düşünür ve batılılaşma hareketinin örneklerinden biri olarak Moda Deniz Kulübü, İstanbul Yelken Kulübü gibi denizcilik ve yelken kültürüne büyük katkılar sağlayan bu kulüplerin kurulmasına öncülük eder. Attığı her adımın ardında önemli bir felsefe yatan Atatürk, Cumhuriyet’in kurulmasını takip eden yıllarda bulduğu her fırsatta Florya Plajı’ndan halkla beraber denize girer, sandalla gezintiler yapar, misafirlerini Suadiye Plajı’nda ağırlardı. ‘Denize inmek medeniyetin şiarıdır’ diyen önder, Kabotaj Bayramlarında yelken, kürek yarışlarını en yakından takip ederdi.




Verdiği demeçlerde her zaman denizciliğin önemine dikkat çekmiştir, bunun en güzel örneklerinden birini hatırlayalım: “…Denizcilik sadece ulaştırma işi değil, iktisadi iş olarak anlaşılacak ve tersaneler, gemiler, limanlar ve iskeleler inşa edilecek, deniz sporları kulüpleri kurulacak ve korunup geliştirilecektir. Çünkü toprakların ucu deniz olan bir ulusun sınırını, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer. En uygun coğrafi konumda ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye; endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri bir denizci ulus yetiştirmek yeteneğindedir. Bu yetenekten yararlanmasını bilmeliyiz. Denizciliği Türk’ün büyük ulusal ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız…” 



19. yüzyıldan 20. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar “deniz hamamları” Tanzimat Dönemi’nin batılılaşma hamlesi olarak İstanbul kıyılarında boy göstermeye başladı. Deniz hamamları denizin içinde, suya dayanıklı ahşap kazıklar üzerine inşa edilmiş ve ahşap duvarlarla örtülerek ayrılmış yapılardı. Umumi deniz hamamları sadece yazın kurulan kadın ve erkeklerin ayrı kullanımına dayalı alanlardı. Kadınlar ve erkekler için inşa edilen hamamların birbirinden en az 200 mt uzaklıkta bulunması gerekiyordu. Kadınlar için yapılan hamamların alt tarafları dışardan kesinlikle görünmeyecek şekilde deniz yüzeyine kadar ahşap ile kapalı olurdu, erkekler için olanında ise alt taraflar açık olurdu. Denize girmek daha çok “deniz banyosu” yapmaktan ibaret olduğundan ve yüzme aktivitesi içermediğinden bu hamamlar yazın serinlemek için yeterli oluyordu.




1917’de İstanbul, Ekim Devrimi nedeniyle ülkelerinden kaçıp Türkiye’ye sığınan Beyaz Ruslar ile tanıştı. Beyaz Ruslar kültürleri, yemekleri, dilleriyle dönemin sosyal hayatını derinden etkilediler. İstanbul plajlarında kolları bacakları açıkta bırakan giysilerle kadın, erkek bir arada denize girmeleri halk tarafından önceleri hayretle karşılandı. Daha çok deniz manzarasını seyretmek, gezinmek için kullanılan Fülürya Plajı, Beyaz Rusların en çok ilgi gösterdiği plajdı, yıllar içinde plajın ismi Ruslar’ın telaffuzuyla Florya Plajı’na dönüştü.

Cumhuriyet’in ilanı ile arka arkaya yapılan devrimler hayatın her alanını etkilemişti. Artık kadınlar da sosyal hayatın bir parçasıydılar. Özgürlüklerini kazanan kadınlar artık rahatça plajlarda denize girmeye başlamıştı. Kısa bir süre içerisinde “deniz hamam”ları yerini içerisinde modern tesisler bulunan “plaj”lara bırakmıştı. Atlama kulesi, iskelesi, gazino ve kahvesi ile İstanbulluların ailecek vakit geçirdikleri mekanlara dönüştüler. Birkaç yıl içerisinde ard arda açılan Moda, Süreyya, Salacak, Altınkum, Caddebostan, Kalamış, Küçüksu, Fenerbahçe ve daha birçok plajı ile İstanbul bir plajlar şehrine dönüşmüştü.




İstanbul’un altın çağı diyebileceğimiz bu dönemden sonra 1950’lerde başlayan köyden kente göç dalgası ile şehir, büyük bir nüfus yoğunluğuna maruz kaldı. Ardından denizlerin doldurulması, düzensiz yapılaşma, kontrolsüz sanayileşme ile birlikte kent, denizini yavaş yavaş kaybetti. Denizin tam olarak içinde ama bir o kadar uzak oldu. Elbette günümüzde halen kullanılan birçok plaj mevcut ama mavi bayraklı olduğu söylenen bu plajların gerçekte ne kadar temiz olduğu konusu meçhul!

 

Gelelim “Mavi yolculuk” kavramının hayatımıza girişine.. Yıl 1947, Cevat Şakir Kabaağaçlı, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı, yakın arkadaşı Sabahattin Eyüboğlu’na mektup gönderiyor Bodrum’dan. “Siz İstanbullu aydınlar çöreklendiniz İstanbul’a, ne var şu İstanbul’da! Çıkın biraz Anadolu’yu gezin, gidin görün bakalım şu Anadolu’da ne var bakalım? Eğer bu yaz da Bodrum’a gelmezseniz, hepinizi, topunuzu arkadaşlıktan siliyorum.” diye serzenişte bulunuyor. Bu çağrıya kulak veren, aralarında Sabahattin Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Ali, Erol Güney, Necati Cumalı’nın da bulunduğu bir grup arkadaş tası tarağı toplayıp İzmir’e yola çıkıyor, İzmir’den Karakuş adlı bir takaya biniyor ve Bodrum’a geliyorlar. İşte onlar ilk Mavi Yolculuk’u yapanlar.

Okuduğum kitaplar ve anılarda takip eden yaklaşık 10 yıl boyunca benzer bir yolculuk yapılmıyor. 1957 yılında mavi yolculuk yeniden başlıyor, sonraki uzun yıllar boyunca da düzenli olarak gerçekleştiriliyor. Bu mavi yolculukların ünü öylesine yayılıyor ki o dönemin Türk entelektüel dünyasının neredeyse hepsi mutlaka bir sefer olsa de bu teknenin “mavi yolcularından” biri oluyor. Aralarında kimler yok ki; Samih Rıfat, David Siesby, Alev Ebuzziya Siesby, Osman Çalık, Siren Çalık, Mina Urgan, Cevat Çapan, Doğan Aksel, Selçuk-Sabahattin Batur, Türkan Saylan, Örsan Öymen, Turgut Kazan, Murat Belge, Melek Ulagay, Ali Sirmen, Oya Baydar, Gündüz Vassaf ve daha niceleri..

Bu yolculuklara birkaç tekne ev sahipliği yapmış, Uçarı, Macera, Karakuş ve uzun yıllar boyunca da bir Ege Tirhandili olan 16 mt lik Hürriyet adlı tekne. Tirhandil ismi Rumca “bire/üç” anlamına gelen “Trehantiri”den geliyor. Bu isim Tirhandil’in inşa ölçülerini simgeliyor yani eni, boyunun üçte biri anlamında. Hürriyet’in inşaası 1960 yılında yani 60 Devriminin yapıldığı yılda bitiyor, ismini de burdan alıyor.

Kamara ve tuvaletin olmadığı, mutfağın son derece ilkel şartlara sahip olduğu aslında oldukça zor koşullarda yapılmış bu geziler. 50 mt karede 20 ye yakın yolcu, uyku tulumlarında güvertede sardalye konservesi gibi sıra sıra yatanlar. Tabii bu zorluklardan unutulmayan eğlenceler, espriler de doğmuş. Cumhuriyet Dergi ekinde yayınlanan mavi yolculuk anılarından birini paylaşmak isterim. Bu gezilerde teknedeki yemekler yolcular tarafından sırayla yapılıyormuş. Tabi keyifli bir akşam yemeği sonrası bulaşıkları zor koşullar altında yıkamak en sevimsiz kısmı olsa gerek. Yemekten sonra herkese bir rehavet çöker, sohbet ilerler, saat sabaha karşı bir olur. Bulaşıklar ertesi güne kalır, sabah hepsini bir çuval içine doldurup kalın bir sicimle teknenin kıç tarafına bağlayarak suya atarlar, yarım mil kadar ilerlerler fakat çuval parçalanıp içindeki yemek takımlarıyla beraber denizi karışır. Kaptan rotayı hemen en yakın limana çevirip yeni yemek takımları alırlar.

“Bir Dinozor’un Anıları” kitabında Mina Urgan’a kulak verelim: “İlk mavi yolculardan biri olduğum halde ‘Mavi Yolculuk’ deyiminden hoşlanmaz hale geldim. Çünkü ‘Mavi Yolculuk’ lafı, önce entel züppelerin, sonra da herkesin diline düştü. Artık darbukalı turistler bile toplanıp, darbukalı mavi yolculuklar düzenliyorlar kendi aralarında.

Oysa ilk mavi yolcular, Sabahattin Eyüboğlu’nun özenle seçtiği, çoğu genç aydınlardı. Sadece gezmek tozmak için değil, Ege ve Akdeniz uygarlıklarının kalıntıları konusunda bilgi edinmek ve bu arada o güzel kıyıları kendi gözleriyle görmek için katılınırdı bu gezilere. Teknemiz yüzen bir seminere dönüşürdü kimi zaman.”




Doğanın henüz bozulmadığı o yıllarda etrafta sizden başka balıkçılık veya süngercilik yapan sadece birkaç teknenin olduğu koyları hayal edin. Teknede sohbet ederken yanlışlıkla aydınlanma çağına girebileceğiniz nitelikte insanlar, doğanın gerçek anlamda kucağında geçen huzurlu, eğlenceli ve bir o kadar yorgun günler.. Bu tatlı yorgunluğun tadını alan bir daha bırakamamış ki 30 yılı aşkın süre boyunca devam etmiş bu yolculuklar.

Bu yolculuklardan günümüze Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun farklı zamanlarda kaleme aldığı 12 adet not defteri kalmış ;“Mavi Yolculuk Defterleri” bu yazıların bir derlemesi. Azra Erhat’ın “Mavi Yolculuk”u da o efsane seyahat anılarının günümüze kalmasını sağlayan eserlerden.

“Mavi yolculuk” kavramı dünyada bir benzeri daha olmayan, ülkemizin çok önemli kültür değerlerinden biri. Bunu Ege & Akdeniz kıyılarımızın muhteşem doğasına ve tarihi mirasına borçluyuz. Azra Erhat’ın dediği gibi: “Mavi yolculuk doğa, deniz, tarih ve insan ile kaynaşmaktı”…

Yani ister lüks bir motor yat ister Hürriyet gibi yaşlı bir tirhandil, içinde bulunduğunuz tekne her ne olursa olsun deniz üzerinde olmak iyi hissettirir. Sandal, balıkçı teknesi, şişme bot, yelkenli imkanınız neye el veriyorsa denize açılın, denizde yolculuk yapın, balık tutun, denize girin, gözlerden uzak koylarda yüzün. Denizle haşır neşir olmak güzeldir, doğayla bütünleşmeyi gerektirir, zor koşullarda yardımlaşmayı,  denizcilik edep, adabını öğretir. Denizi daha çok kucaklayabildiğimiz mavi günlerimiz bol olsun…

 

 

 

 

vector chat